Baba beni neden peçeteye silip atmadın ki?..
Sonra müthiş bir dinginlikle oturdum koltukta... Ah nasıl bir iç huzuru anne... Bir ses yükseldi onca ses içinde birdenbire. Telaşlıydı sanki... Korkuyordu sanki... Tok bir sesti sanki... Aç bir sesti... Beyin ameliyatı dedi... Şart dedi... Beyin büyüyor... Beynin kendisi bir ur olmuş büyüyor. Burası galaksiler arası bir depresyon merkezi değil miydi? Ben geldiğimde öyleydi. Burada kan, ameliyat falan, ne iş dedim... Kendime dedim. Ben hep kendimle konuşurum anne bilirsin... Cisimler somutluklarını kaybediyorlardı yavaşça. Ve ses çıkarmadan... Bir de matrix belası vardı başımızda... Nasıl bir kodlanma, klonlanma... Gerçeğin ve boyutların ötesi... Başım ısınıyordu anne. Elektrik sobası gibiydi. Sıcaktım çok. Gözlerimdeki bandaj somutluk kazanmıştı artık. Günlerdir bir şey yemediğimi hatırladım. Ağzım acıydı ama sigara kokusu alıyordum bir yerlerden. Ve burnumun direği sızlıyordu sigara için.
Ben kendi gözlerimi bile açıp bakamazken, bana sevgiyle bakacak gözleri özlüyordum. Bir tek senin sevgin sahiciydi anne. Ve kalıcı... Eskimeyen, gitmeyen... Aman anne... Sakın ha!... Sonra neşeli kahkahalar duydum. Ya da duyduğumu sandım. Hani kimin beyniydi büyüyen ur gibi? Birilerinin beyni büyürken nasıl gülebiliyorlardı? Ahh, Tezer geldi aklıma... Her şey geçiyor hiçbir şey geçmese de... İçimde sigara ağacı çıkacak derdi. Neden Boyacıköy dedim kendi kendime. Orada bir aşk cinayeti. Seninle okur ağlardık o öyküyü. Artık güçlü ve akıllı olmak istemezdik anne. Mutlu olmak isterdik. Delilik usulca mı gelirdi yoksa birdenbire mi? Aslında ikisi aynı şey değil mi? Usul usul birikir cinnet içimizde, son damlayla da tamamlanır puzzle. Anlamak birikimi yorgunluk ötesi...
Ben uçsuz bucaksız bir uykuya yatmak istediğimde daha bundan yıllar önceydi. Yardım istediğimde daha bundan yıllar önceydi. Beyni büyüyen kimdi acaba? Gözümde canlandırmaya çalıştım. Karanlıktı ama yine de çalıştım. Beynin kafatasından çıkışını gördüm sanki. Sol elimle ve hemen telaşla başımı tuttum anne. Sıcaktı ve gitgide ısınıyordu. Birden sustu sesler. Eagles çalmaya başladı. Tequila Sunrise değildi ama çalan. Her şey çok güzel olacak diye kendimizi inandırdığımız günler çok uzak anıydı. Bu çalan bildiğimiz her zamanki Hotel California'ydı. Beni doğurduğun yılın adı geçiyordu içinde anne. Zaten kimse üzülmesin istemiştim bugüne kadar. Ama şimdi bu bedel ağır değil miydi anne? Gözlerim neden bandajlı acaba? Uyumaya yatarken değildi oysa. Burada ameliyat olunamazdı ki anne. Beyni büyüyen kim? Kimin beyni bir ura dönüşmüş anne? Cevapları bilen biri var mı?
Uyandım anne. Düzelecek mi her şey ya da bir şeyler? Niye hiç zannetmiyorum acaba, edemiyorum? Terapiler bir işe yaramıyor, ama öyle komikler ki anne... Tımarhanelerde tımar etmeye çalıştıkları ruhum nasıl güzel, nasıl zengindi oysa... Neyse ki anladılar. Neyse ki bitti şarkı. Her şey çağrışım çaresizliği şimdi... Hani ozayla tatile çıkacaktık? Sabahın 6'sında ayaklarımızı arabanın camından çıkarıp Tequila Sunrise'ı dinleyip söyleyerek sarhoş olacaktık... Sana anlatmamış mıydım anne? Ne oldu? Neden çalmıyor şarkı? Buraya gelene kadar hep telaşlıydım. Şimdi telaşlarım bitti. Burada saat yok, zaman yok, acıkmak yok... Kolumdan ya da bacağımdan besleyebiliyorlar beni... Yakında burnumdan işeyebilirim belki... Artık eskisi gibi ha ha diyemiyorum, tam da yeri oysa. Çünkü bütün organlarım yer ve işlev değiştirdiklerinden nereyle gülüneceğini hatırlamıyorum bile. Sinir uçlarım mıydı güldüğüm yer önceleri? Bilmiyorum... Neyse uzak dursunlar benden. Başımda, tepemde dolaşmasınlar... Bir tek pervaneleri severim öyle... 'm I the one... Bize mi denk geldi anne? İnsaf!... Bize mi yani...
Gözlerimdeki bandaj açılacak mı ve ne zaman? Burada zaman var mı anne? Yok değil mi? Ne güzel o zaman... Zor tutuyorum kendimi... Zorla tutuyorum inan. Beyni büyüyen kim acaba? Demek benden de kötüleri var. Hep vardır zaten. Daha iyileri, daha kötüleri... Ama artık hiç ağrım, sancım yok. Sağol anne!... Ağrıyan yerlerim ne çoktu değil mi önceleri? Sonra ben baştan ayağı ağrıya dönüşmüştüm ya hani... Şimdi yok hiçbiri... Ah nasıl dinginim... Nasıl hissizim... Artık nasıl aptalım anne... Aptal mıyım? Çok mu, az mı? Al işte... Soru sormak yasak mıydı? Ben mi karıştırdım yine? Yolculuk uzak bir yere mi? Hayırdır? Lütfen tren ya da gemi olsun bari... Hangi huzur? Yanımda olmanın bir huzuru mu vardı ki ben kaçırdım... Herkesi ve her şeyi karıştırıyorum ve kaçırıyorum değil mi anne? Bir tren ya da gemi olmalı... Öyle uzak ve öyle yakın ki... Korku yok ama... Tıpkı ağrı olmadığı gibi... Tıpkı umut olmadığı gibi... Tıpkı benim gibi... Aşk olmadığı gibi... Yokkk!... Korku yok, zaman yok... Müthiş bir dinginlik bu, ağrı da yok... Bu koltuğun sallanan cinsinden olması kimin tercihiydi acaba? Kimin seçimi? Sallanmalı... Tren gibi... Gemi gibi... Sarhoş gibi... Neden o filmlerde ya da romanlarda olan hafıza kayıplarından yok buralarda? Pardon soru sormak dahil miydi?
Baba beni neden peçeteye silip atmadın ki?
|