![]() |
| Forum | Resimli Siirler | Banlananlar | Üye Albümleri | Önerenler | Yöneticiler | Öykü Gönder | Anketler |
|
|||||||
| Kayıt ol | Galleries | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Cevaplanmamıs Konular | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| Aşk ve Sevgi Aşk ve sevgi üzerine yazılar |
Sohbet
[Archives]
|
|||||
|
|||||
|
|||||
|
|
|||||
| |||
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#21 (permalink) | ||
|
Yemek için malzeme almadan eve doğru yürüdüm. Yapayalnız evime doğru giderken bu psikolojiyle kimseye görünmek içimden gelmiyordu. Ayhan amcayla, Nebahat teyzeye görünmeden eve girdim. Sağolsunlar bana ana-baba gibi davranırlardı ama şimdi yalnızlıkla randevum var.
Önceden kalan bir parça ekmek buldum, üzerine biraz yağ sürüp sonra da köy peyniri koydum. İşte akşam yemeğim elimdeydi. Şükrettim. Işıkları söndürdüm. Şehrin uzak ışıkları pencerem için harika bir manzara. Ekmeğimi yerken dalıp gittim. Her evde bir hayat devam ediyor. Işıklar yanıyor, sönüyor. Evlere bakarken hep hayaller kurarım, karşıdaki ışık yanan bir evde çocuklar yerde oyuncaklarıyla oynuyor, işten gelen baba yemeğini yemiş, hanımı çay getiriyor. Bir diğerinde sevdiğine kavuşamamış bir delikanlı, yatağına uzanmış dertli şarkılar dinliyor. Bir diğerinde yaşlı bir teyze hasta yatağında ilgi şefkat bekliyor. Bir diğerinde gülenler, bir diğerinde ağlayanlar, bir diğerinde elinde ekmeği, ışığını söndürmüş şehrin ışıklarını seyreden kendince şair hüzünleniyor. Bir türkü mırıldanıyor; “Şu uzun gecenin gecesi olsam, sılada bir evin bacası olsam, dediler ki, nazlı yarin çok hasta, başında okuyan hocası olsam”. Ooof…of… birisi teybi fazla açmış, sanki İbo benim için söylüyor; yanıyor yüreğim, yanıyor ciğerim. Yatağıma geçtim, yarın sabah ki sınava çalışmadan gireceğim artık belli oldu. Ağırlaşan gözlerimde iki damla yaşı yorganın kenarına sildiğimi hatırlıyorum. *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** Sınavdan az önce çıktım. Otobüsle Ulus’a geldim. Bir zamanlar, halkın eğlence merkezi olan fakat son yıllarda serserilere, elinde içki şişesiyle gezinenlere mesken olan bir yere dönüşmüştü. Aileler tamamen bırakmasa da oldukça ayağını kesti buradan. Ailesi ile birinin buraları gezmesi cesaret işi. Az önce gördüğüm bir olay üzerine düşündüm bunları; iki serseri genç, yanında beyi olan bir bayana laf attı. Kendileri iri yarı iki kişi olduğu için kaba kuvvetlerine güvenmişlerdi. Herhalde, bayan ile beyinin kendilerinden korkarak hemen uzaklaşacaklarını hesap etmişti. Fakat kadının beyi gençlerin üzerine yürüdü. Ben de, dayak yiyeceğimi düşünerek de olsa, adama yardım etmek için birkaç adım attım. Ben daha fazla gidemeden adam sadece birer yumrukla iki genci yere düşürmüştü. Adamın beklediklerinden çevik ve kuvvetli olduğunu gören iki serseri kaçarken, adamla göz göze geldik. Benim yardıma geldiğimi anladı. İkimiz de gülümsedik, bir şeyler söylemeye gerek yoktu. Yoluma devam ettim. Şimdi, su kenarında, söğüt altı masalardan birine oturuyorum. Arada bir oturup düşündüğüm, şiir yazdığım yerlerden biri burası. Bazen evimin balkonunda yıldızları seyrederek, bazen tenha yollarda dolaşarak, bazen de böyle park köşelerinde yazabiliyorum. Bu günlerde Nur’un hastalığını düşünmekten iki satır bile yazamıyorum. Gencecik bir kız ve ölüm. Yaşanmamış, yaşanamayacak güzellikler. Gelecek hayallerimde hep o var ama hayallerim hep yarım . Sanki umut dolu bir film ve birisi filmi ortasından makasla kesiyor ve ben hep devamını bekliyorum, merak ediyorum. Devamını istiyorum. “Bu film burada bitmez” den çok” bitmemeli” diye düşünüyorum. Fakat öylesine zayıf bünyeli, öylesine bitkin ki sanki bu hastalığı yenemeyecek gibi. Rüzgara kapılmış, uçuruma doğru gidiyor ve ben tutamıyorum. Onunla birlikte hayallerim, umutlarım uçuruma doğru gidiyor. Oysa daha birkaç hafta önce dünyamda ve gelecek hayallerimde Nur yoktu. Gün olur ; Bir gasvetli rüzğar eser, ölmek gelir aklıma... Gün be gün ölürken umutlarım, ölümlü şiirler dansediyor benimle ; Ne son trendir bu seni götüren, Ne de ilk ölümü, umutların, Yitirdim benliğimi ıssız yollarda sen giderken. Hüzün ta gözbebeğimde saklı. Buruk bir tebessüm öpüyor dudaklarımı. Acı şarkılar çalınıyor kulağıma ‘Hastane önünde incir ağacı ’nı kimse kesmemiş galiba, “Ağasarın balı” hiç tatlı gelmiyor bana. Pancar’ın pezik olduğu hala onaylanmasa da ciğerin ezik olduğuna ben şahitim. Kütahyanın pınarları acı akıyor türkülerde, Urfa’nın etrafından duman gitmek bilmiyor, Maçka’da buluşma teklif etsem mi Nur’a, Dersini alamamış ta edemiyor ezber… hatta hastalıktan okulu bırakmış. Türküler dilimde ve Nur’un hayali gözlerimde salınıp duruyor. Ayrılık ölümden zor derler, ya ayrılık sebebi ölümse. Gözlerimi kimseye çaktırmadan kuruladım, acı türkülere teslim olmamak için dudaklarımı ısırdım. Kah suyu, kah uzakları seyrederek biraz daha oturdum. Sınav yorgunluğunu biraz attıktan sonra kalktım. Yarında sınavım var ama Nur’u bu gün de görmeye gitmezsem rahat edemeyeceğim. Bu haldeyken sınava çalışmam imkânsız. Nur’un durumunu önce Mehtap’a sormam daha uygun olur. Bir telefon kulübesine girdim. Mehtap’ın verdiği iş yeri numarasını çevirdim. Mehtap açtı; -Alo. -Alo, Mehtap hanımla mı görüşüyorum. -Evet… -Ben kalbi kırıkların halini sorma servisinden arıyorum. -Efendim…ha…tamam tamam, Ümit sensin değil mi? -Hemen de tanıyorsun. Oysa her şarkı söyleyişimde arkadaşlar, “Sesin geçenkinden daha kötü” derlerdi. Demek sesim o kadar da değişmiyormuş. -Belki de en kötü haline ulaşmıştır. -Moral verdiğin için sağol. Nasılsın Mehtap? -İyidir, sen nasılsın? Doğrusunu söylemek gerekirse seni dün bekledik. Cem’den öğrenmişsin Nur’un dönüş zamanını. -İş yerinde nöbetçiydim, gelemedim. Nur’un durumu nasıl? -Doktorlar biraz umut verdi. İyileşiyor fakat hassas bir bünyesi olduğu için özellikle 2-3 ay iyi bakım çok önemli demişler. -Çok sevindim Mehtap. İnşallah Nur en kısa zamanda tamamen sağlığına kavuşur. -İnşallah. Ayrıca ciğerlerin kendini yenilemeye çalıştığı ve ilaçlarına devam edeceği iki ay süresince , ilaçlarını aksatmamakla birlikte temiz havayı, özellikle çam havasını önerdiler. -O konuda merak etmeyin. Ilgaz’ın bir köyündeki tanıdığımızla haberleştik, müsait olduklarını, memnun olacaklarını söylediler. Nur’un yanında sırayla biriniz kalır. Ben de okulumun olmadığı birkaç gün izin alabilirsem sizi ziyaret ederim. -Teşekkürler, anne babamıza bir danışalım. -Eğer başka uygun bir yer olmazsa mutlaka gönderin derim, Ilgaz dağlarının havasını başka yerde bulamazsınız. Nur’un sağlığı için bu fırsat önemli. -Bizim için de önemli olan Nur’un sağlığı. Bizimkilerin ikisi de Nur’dan ayrılmak istemese de ben ikna ederim artık. -Tamam. Şeyy.. ziyarete gelecektim ama yarın da sınavım var. Nur’a selam söyle kusura bakmasın olur mu? -Söylerim. Nur’un yavaş da olsa sağlığına kavuşma yolunda olduğunu duymak beni rahatlatmıştı. Eve döndüm, sınava çalıştım. Ertesi gün sabah erken saatteki sınavım iyi geçti. Okuldan sınavım biter bitmez iş yerime gittim. Evde olsa heyecandan akşam olmazdı. İş yerinde çalışarak, arkadaşlarla şakalaşarak ne zaman akşam olduğunu anlamadım. *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** Bu gün Cumartesi. Alacakaranlık bastırmaya başladı. Sonunda Nur’u görmeye gelebildim. Heyecanla kapının zilini çaldım. Oya hanım açtı kapıyı. -Buyur Ümit evladım, hoş geldin. -Hoş bulduk Oya teyze, nasılsınız? -Sağolasın, iyiyiz. -Salona geçtik, Nur kitap okuyordu. Bizi gördü; .... |
|||
|
|
|
#23 (permalink) | ||
|
YAĞMUR YAĞIYORDU
-Salona geçtik, Nur kitap okuyordu. Bizi gördü; -Ooo…hoş geldin Ümit, hangi rüzgar attı böyle? Sözündeki sitemi fark ettim. -Kusura bakma Nur. Darıldın mı? -Hayır canım. Sen böyle davranınca, bir arkadaştan duyduğum söz aklıma geldi; “Kötü arkadaşlarınızın kıymetini bilin. Onlar olmasa iyilerin kıymetini anlayamazdınız.” Ben ‘Bu kadarlık sözle kurtulabilir miyim?’ diye düşünürken, içerden babasının seslenmesi üzerine Oya hanım onun yanına gitti. -Diğerleri nerde ? -Ablam ve Cem biraz sonra gelir. Babam da bir arkadaşına gitti, geç gelecek. -Şeyy…Nur, Mehtap’a telefonla durumunu sormuştum. iyileşmeye başladığını söyledi, çok sevindim. -Önceki muayene sonuçlarıyla karşılaştırdıklarında az da olsa bir düzelme var ama “Ciğerlerin gibi bünyen de zayıf, dikkat etmezsen, kendine iyi bakmazsan toparlanamazsın” dediler. Yani ölüm beni yakalamak için fırsat bekler gibi. Kötü ihtimaller moralimi tekrar bozdu. Bir şey söyleyemediğimi, sustuğumu görünce sordu; -Ne oldu, niye sustun? Gülümsemeye çalıştım, ellerimi yana açtım, -Aslında en kötü durumlarda espiri yapar, durumu yumuşatırım. Biraz moralli bir ortam oluştururum ama şimdi aklıma bir şey gelmiyor. -Sen böyle deyince bir Ümit Yaşar’ın bir şiiri aklıma geldi ama tamamını hatırlayamadım. Hani şu “Ecelle lades tutuştum, verirken canımı ‘lades’ demeyi unutmuşum” diye bir şiir vardı. -Hah tam sırasıydı, ben en kötü durumda bile, ortamı espriyle yumuşatmaktan bahsediyorum, senin konuştuğun şeye bak. Şimdi küsecem ha… Önce gülümsedi sonra başını hafifçe eğdi; -Ölüm hep aklımda ama kimseyle konuşamıyorum. O başını kaldırmadan gözpınarlarımda biriken yaşları saklamalıyım. Hemen ayağa fırladım, onun gözlerimi göremeyeceği bir şekilde rastgele bir iki adım attım; -Yahu şuraya arkadaşlarımızı görelim, biraz sohbet edelim, neşelenelim diye geldik, hanfendinin yaptığına bak. Ben hüzünleneceksem, ağlayacaksam buraya niye geleyim, oturur evimde de ağlarım. Gözlüğümü temizler gibi yapıp, gözlerimi sildim. -Çok zor Ümit. Ailem üzülmesin diye hep mutlu rolü oynuyorum. Onlar da rol yapıyor, ölüm kelimesi bu evde yasak. Oysa içimde bir his , gittikçe ölüme yaklaştığımı söylüyor. Artık durumu kurtaramayacağımı, o istemediğim konuların açılacağını görüyordum. Son bir kez çırpındım; -O içindeki his öyle şeyler söyleyeceğine başka şeyler söylese ya. Ne bileyim şarkı söylesin, fıkra anlatsın. -Ölüm kimin için zordur? Omuzlarım düştü; -Pes etmeyeceksin değil mi? -Ölüme mi? -Ölüme zaten pes etmen yasak. Ölüm konusunu açmaman için uğraşmama pes etmeyecek misin, diyorum. -Hayır, kimseyle konuşamıyorum. Konuşamamak, paylaşamamak ne kadar zor biliyor musun sen? -…. -Ölüm kimin için zordur? -Ölen için mi? -Öleceğini biliyorsa tabii. Ben ‘en çok kimin için’ diyorum, ölen için mi, kalan için mi? “Ölene aşık olan için” demek isterdim, diyemedim. -Herhalde geride kalan içindir. -En çok kimin için. -Anne-baba içindir herhalde. -Kardeşler. -Ya tabii onlar da üzülür ama gün gelir acıları hafifler. Oysa anne baba. O acı veren şiir aklıma geldi; - “Ah..Nijad”’ı bilir misin ? - Recaizade Mahmud Ekrem’in Ölen çocuğu için yazdığı şiir değil mi? -Evet. “ -Hatırlıyorsan okusana; -Şöyle bir iç çektim, her okuyuşumda içerimi dağlayan şiiri okumaya başladım. “ Ah Nijad! Hasret beni cayır cayır yakarken Bedenimde buzdan bir el yürüyor. Hayaline çılgın çılgın bakarken Kapanası gözümü kan bürüyor. Dağda kırda rasgetirsem bir dere Gözyaşlarım akıtarak çağlarım. Yollardaki ufak ufak izlere Senin sanıp bakar bakar ağlarım. Güneş güler, kuşlar uçar havada, Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler.. Yalnız mısın o karanlık yuvada? Yok mu seni bir kayırır, bir bekler? Can isterken hasret odiyle yansın, Varlık beni alil alil sürüyor. Bu kaygıya yürek nasıl dayansın? Bedenciğin topraklarda çürüyor! Bu ayrılık bana yaman geldi pek, Ruhum hasta, kırık kolum kanadım. Ya gel bana, ya oraya beni çek, Gözüm nuru oğulcuğum, Nijad'ım! “ İçerimi eriten bir şiir. Gencecik bir çocuk ölümü ve onu çok seven babasının yazdığı şiir. Gözlerine baktım, biran ikimiz de daldık. Sanki onun ölümünü ve sonrasını yaşıyor gibiydik. O konuştu; -Desene en rahat olan, ölen. -Senin bu sözünü eski bir düşünür biraz daha açmış; “Ölümden niye korkayım ki; ben varken o yok, o geldiğinde ise ben gitmiş olacağım” -Bu sözü bir yere yazayım, bu açıdan düşününce ölüm kolaylaşıyor. Az da olsa hüznün dağıldığını görünce konuyu değiştirdim; -Peki Ilgaz’a gitme konusunda kararınız ne oldu. -İzin çıktı. Önce annem gelecek benimle, sonra da izin alıp ablam. -Sevindim. -Sen ne kadar kalacaksın? -Sizi bıraktıktan sonra döneceğim. -Öyle mi? -Hemen sevinme, izinde olan arkadaşlar var, onlar dönünce ben de izin alıp geleceğim. -Yalnız bir şartı var annemle babamın. -Hayırdır? -Sana güvenip gönderiyorlar. Bana gözün gibi bakacaksın. Gözlüklerimi işaret ettim; -Merak etme dört gözle bakarım. -Ne zaman gideriz? -Pazartesi gidebiliriz. Pazartesi gece nöbetinden çıkıyorum, Salı sabahına kadar boşum. Elindeki kitabı bıraktı. Kötü bir şeyden bahsedecek gibi bir tavırla bana baktı; -Şiirlerini okudum. -Hepsini mi? Ben bile hepsini okumaya dayanamadım, sadece yazdım. -Ben hüzünlü şiirler yazdığımı söylemiştim ama seninkiler daha beter. Hep kırık bir kalp, kasvetli akşamlar, platonik, umutsuz aşklar. -Yine mi hüzüne geçiyoruz? Şiir işte canım. Aaa…sen de ciddiye mi alıyorsun? -Hepsinde bir gerçeklik payı var gibi. -Olur mu canım; bir şiirde “, Ta..bulutlardan yere düşmüşüm, bir baktım ki ölmüşüm.” Desem gerçek mi olur. -Unutma az çok ben de şiir yazdım. Şair, düşündüklerini, hissettiklerini bazen yaşamış gibi yazar, bazen de benzetmelerle anlatır. Mesela sevdiğin bir kızın gülüşüyle kendini bulutlarda hissetmiş, sonra da sevdiğini başkasıyla görüp kendini bulutlardan yere düşmüş, hatta ölmüş gibi hissetmiş olabilirsin. Değil mi ? -Aslında evet, eveeet… ama şey, şey yani. -Mesela şu ‘Geç-me’ adlı şiirin. -Ha…o mu? Bırak şunu yahu. Ne hece vezni ne kafiye var. Laf olsun diye karalamışım işte. -Bana bazı yaşanmış şeylerin yansıması gibi geldi. Bazı cümleler, bunun yaşanmadan yazılamayacağını sanki zorla gösteriyor. Bak birkaç satırını okuyayım, belki unutmuşsundur. Gel-geç yine, ben umut içinde bekleyim, Sen yine görmemezlikten gel... ... Yine yollarımdan geç, Yine kahrolarak yüzüne bakayım, Şimşekler çaksın gözlerinde yine ...razıyım. .. Hoşuna gidiyorsa eğer, ben yine bekleyim ...sen yine geç-me. Şiirin son kısmını okurken Mehtap geldi. Hemen atıldım; -Kurtar beni Mehtap bu işkenceden. Tek ümidimsin. Mehtap gülümseyerek kardeşine baktı; -Ne o şarkı mı filan mı söyledin? -Yoo..sadece hatıralarını canlandırdım. Mehtap tam oturmuştu ki Cem girdi içeri. Ben konuyu değiştirme mücadelesine başladım. -Aaa Cem gelmiş. Cem şaşkın şakın bakarken, ben devam ettim; -Ne iyi ettin de geldin Cem. Tesadüfe bak biz de senin arkandan atıyorduk. Cem; -Ne oldu yahu, benden ne diye bahsediyordunuz? -“Bazı insanlar kendini övmeden duramaz diyorduk” aklımıza ‘her nedense’ sen geldin. Nerden aklımıza geldiyse! Cem otururken cevap verdi; -Belki içinizden biri farkında olmadan “Akıllı, yakışıklı” gibi şeyler söylemişse ordan aklınıza gelmişimdir. Hoş geldin Ümit, sınavların nasıldı? -İyiydi, ya seninkiler? -Bizim sınavlar haftaya başlıyor. Mehtap ‘nur’un boynuna sarılarak salondan çıkardı; -Gel kardeşim bunlar sıkıcı konulara dalmışken biz de sofrayı hazırlayalım. Ben atıldım, -Ben birazdan çıkacağım. Mehtap cevap verdi, -Olmaz, bizim yemekleri itiraz etmeden yiyen yalnız sen oldun. Yemek yemeden bırakmayız seni. Cem; -Öyleyse yemek hazırlanana kadar benim odaya geçelim. Kitaplar elimde kaldı, hem üstümü değiştireyim. Cem’in odasına geçtik. Konuşurken bazen Cem’in dalgınlaştığını fark ediyordum. Dayanamadım, sordum; -Cem hayrola, arada bir gözlerin dalıyor. -Boş ver önemli değil. -Söyle, bir şey var işte. -Şey…şey…boş ver, önemli değil. -Çok özel değilse söyle, konuşuruz. -….peki…söyleyim bakalım. Aslında bu konuda senin düşüncelerini de öğrenmek isterim. Oturdu, şöyle bir nefes aldı; -Bu yıl, üniversite de ikinci yılım. Geçen yıl arkadaşlarla gülüp, eğlenirdik. Dünya umurumuzda değildi. “Genciz, hayatımızı yaşıyoruz” diye düşünürdük. -Eee… -Geçen yıl ve bu yılda birkaç hafta öncesine kadar bizlerle birlikte gülüp eğlenen kız arkadaşlardan biri bir süre önce tesettürlü giyinmeye başladı. Duraklamasına rağmen, sözlerini benden etkilenerek sürdürmemesi için yorum yapmadım. -Grubumuzun en neşeli, en şakacı kızı oydu. -Şimdi neşeli değil mi? -Bizim gruba yaklaşmıyor, yüzü de hep ciddi. -Benim bölümde de başörtülü kızlar var, onlar da ciddi görünüşlüdürler ama arkadaş arasında çok şakacıdırlar, çok güzel espriler yaparlar, gülüşürler. Tabiî bu, kendilerini rahat hissettikleri ortamda, olgun kişiler arasında olur. Mesela sizin arkadaş grubunda cinsel çağrışımlar yapan espriler oluyor mu? -Evet, bazen. -Sizin için artık önemsenmeyecek böyle espriler, onun giyimiyle ifade ettiği inancına ters düşebilecektir. -Biz o kadar anlayışsız değiliz., onun yakınındayken daha ölçülü konuşuruz zannederim. -Siz bu konuda anlayışlı olacağınızı göstermelisiniz ki o da gelip sizinle konuşabilsin. Daha önce sizin grupta ise asıl arkadaşları sizlerseniz, şimdi yalnızlık çekiyordur. Sizin gruptaki kızların ona davranışı nasıl. -Aslında onların dah önceki konuşmaları da onu uzak tutuyor olabilir. -Niçin? -Geçen sene, yakınımızda öyle bir arkadaşımız da olmadığından, türbanlılardan laf açıldığında hep, ‘Gericiler, örümcek kafalılar’ filan derlerdi. O sözleri hatırladıklarından onun yanına gitmeye çekiniyorlar. İşte bazen uzaktan ‘merhaba’ filan oluyor bazen. -Peki senin niye aklına takıldı bu konu. -Aslında bölümümüzde türbanlı yokken pek aldırmıyordum bile. Zeynep türban takmaya başlayınca okuldaki diğer türbanlılar ve onlara yapılanlar dikkatimi çekmeye başladı. Onlara karşı davranışları, adaletsizlikleri gördükçe rahatsız oldum. -Derslere veya sınavlara alınmama gibi mi? -Bazen onlar da oluyor ama bizim hocaların çoğu olgun, türbanlılara ders harici bir şey sormuyor bile niye ‘başın kapalı’ diye. Beni geçen yemekhanede bir olay rahatsız etti. Yemekhanede bir gün önce ‘Dev-Yol’ ‘Dev-Sol’ vs. diye afiş asanlara bir şey demeye çekinen yemekhane görevlileri, ertesi gün yemekhanedeki bir başörtülü kızı tam yemeğine başlarken; ‘Dekanlığın emrinden haberin yok mu? Yemekhaneye türbanlı giremezsin. Ya başını aç ya da çık dışarı’ dedi. Başörtülü kız da bir şey söylemeden yemeğini bırakıp gitti. Bir gün önce afiş asanlara karşı ezilip büzülen görevliler, başörtülü kızcağıza karşı kahraman oluverdiler. Nur kapıda görünüp, bizi yemeğe çağırınca konuyu kapattı. -Neyse hadi yemeğe gidelim. Nur’un peşi sıra yemek için mutfağa geçtik. Yemekte tüm aile vardı. Selamlaştık, kısa bir hal-hatır sorgusu faslından sonra yemeğe başladık. Cem ile bahçeye çıktık. Nur ve Mehtap “Hava güzel sofrayı kaldırdıktan sonra biz de bahçeye geliriz” dediler. Ağaç ve çiçeklerin güzelleştirdiği bahçelerinde gece böcek sesleriyle daha bir güzeldi. Ötüşüp duran böcekler dikkatini çektim; -Şu böcek sesleri bana sanki Çankırı’da köyümdeymişim havasını veriyor, hoşuma gidiyor. Cem gülümsedi; -Tam da bu gün emailime gelen bir hikayeyi hatırlattın. -Hayırdır, hangisini. -Amerika’da işlek bir cadde de bir adamla Kızılderili yürüyormuş. Kızılderili; “Çekirge sesini duyuyor musun? Bak ses şurdan geliyor” demiş. Adam “Ben hiç bir şey duymuyorum” demiş. Gidip baktıklarında gerçekten öten çekirgeyi görmüşler. Adam arkadaşı kızılderiliye “Kulakların çok iyi duyuyur” demiş. O da “Bu kulaklarımın duymasıyla ilgili değil, dikkatle , sevgiyle ilgili. Ben doğayı seviyorum, o sesleri dikkatimi çekiyor ve duyuyorum.” Demiş sonra da cebinden demir para çıkarmış ve yere atmış. Para’nın sesine bir sürü kişi dönüp bakınca kızıldereli devam etmiş; “İnsan neye önem veriyorsa, ona dikkat eder” demiş.. -Güzel hikaye. Evinde bilgisayar göremedim, internete nerden bağlanıyorsun ? -İnternet iş yerinde. Evde değil bilgisayar, tv bile yok. Gerçi tv vardı ama 3 ay önce bozulunca tv’siz yaşamaya alıştım, hatta hoşuma gitti. -Radyon yetiyor ha. -Radyoteyp var yetiyor. Haber de dinliyorum müzik de. Karanlıkta söndürüyorum ışıkları, gözlerimle dalıyorum şehrin karanlığına ve uzak ışıklarına. -Oooh her gece manzara keyfi. -Oh ki, ne oh. Bazen radyoda değişik müzikler çıkıyor. Elalem ne der demeden kendi kendime figürler buluyorum, dans ediyorum. Mehtapla Nur bahçeye geldi. Cem konuyu değiştirmek istemez gibi; -İnternette başka ne yapıyorsun, chat filan mı? - Yok chat olayına hiç girmiyorum. Daha önce bir gün denedim acayip vakit kaybı. Çoğu kez boş laflar, geyik muhabbeti filan. -Yahu sen beğenmiyorsan niye kötülüyorsun ki. Senden geçmiş olabilir ama biz gençler chat’i severiz. Mehtap Cem’e biraz manalı; -Senin niye sevdiğini ben bilirim ama neyse. -Niyeymiş? -Senin sevdiğin chat esmer mi, sarışın mı? Cem kaşlarını çatınca, Mehtap gidişatı değiştirdi; -Peki Ümit sen ne yapıyorsun internette; -Bazen iş için gerekiyor, bazen okulla ilgili bir konu ararken ama çoğu kez şiir-hikaye okumak için kullanıyorum. Başbaşayken konuşmaya çalışan Nur yanımızda başkası varken fazla söz açmıyordu. Bunu hastalandığından beri kendisine farklı gözle bakan, üzmemeye çalışan ailesinin onunla az konuşmasından kaynaklandığını düşündüm. Çoğu ailenin hastalanan çocuklarını yaptığı gibi, “Bu gün nasılsın, kendini nasıl hissediyorsun, canın bir şey istiyor mu?” gibi klasik konuşmalarının sonucu olduğunu zannediyorum. Bunları düşünürken bakışlarım yerde öylece dalmışım. Cem’in sesiyle kendime geldim; -Şiişt duymuyor musun? Dalıp gittin, aşık mısın nesin? Yüzümün yine kızardığını hissettim, başımı biraz gölge alana doğru çektim. Mehtap; -Yok yook, bu o kızı unutmamış. Kızın adı neydi ? -‘Neydi’ diye ad mı olur yahu! -Espiriyle konuyu mu kapatacan. -İnternette beğenilen bir hikayemi anlatsam, konuyu kapatabilir miyiz? Kızlar merakla bakarken, Cem sıkılmış görüntüyle; -Aman ya, şimdi sıkıcı bir şeyler anlatma. Akşama kadar derslerden başım ağrıdı. Mehtap kızarak; -Güzel kızlarla ilgili bir şey anlatsa dinlersin değil mi? -Dinlerim dinlerim, kızlar siz içeri geçin. Ben gülümsedim; -Boşuna sevinme benim anlatacağım senin beklediğin gibi değil. -Eh madem tek kaldım dinleyelim bari. -Neyse dinleyin bakalım. Hikayenin ismi “Gül-Kız” GÜL KIZ Genç adam, hergün işe giderken, yolunun üzerindeki, güllerle dolu bahçeye bakmadan geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller, içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı. Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Her geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu. Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu. Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Adam, genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayret eder gibi, gözlerini bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalmış sevdalandığını düşünüyordu. Genç adam, artık hergün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm, umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu. Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu. * * * * Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu. * * * * Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü !. . Genç kız yine hergün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu. * * * * Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden. Kaza geçirip, aylardır yattığı hastaneden sonunda çıkmış, ilk iş olarak ta, güllü bahçenin önüne gelmişti. Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı. Genç adam yolda oynayan çocuklara sordu; "-Bu evde kimse yaşamıyor mu? ". Bir çocuk; "-İhtiyar bir kadın yaşıyor. " dedi. Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu; " -Burda yaşayan genç kız ne oldu? " Çocuklardan biri atıldı; "-o öldü. " dedi, genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı; "-Verem olmuş, dün öldü. " * * * * Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı; "-Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !. . " Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı. . . *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** Yüzlerinde bir hüzün perdesi oluşmuştu. Cem ellerini dizine vurup başını ağıt yapar gibi iki yana sallayarak konuştu; -Ya.. akşam akşam neşemize neşe kattın. Mehtap; “ Bu ne ya, sonu mutlu bitmeyen hikayeler beni öldürüyor.” Nur; “Ölüm de var”. ---DEVAMI VAR-- |
|||
|
|
|
#25 (permalink) | ||
|
Gönder'e tıklamıştım ama ben göndere bastıktan sonra sorun çıkmış bağlantıda sanırım, az önce bakınca eklenmediğini farkettim
Nur; “Ölüm de var”. Mehtap; “Ne diyorsun yine kız , alacam terliği elime, yer misin, yemez misin!” Nur; “Yemem yemem. Şu kulağıma çalınan şarkıyı diyorum yahu, ismini hatırlamaya çalışıyordum da, ismi –ölüm de var-. Nur’un pek de sıkıntılı bir hali yoktu. İlk gördüğümden beri daha bir neşeliydi, daha bir açılmıştı. Yalnız, halleri düzelse de rengi daha solmuş, hatta sararmıştı. Bu neşeli ortamda sormak, söz açmak istemedim. Acaba ilaçların faydası mı olmuyordu… Ayağa kalktım; -Bizim orda buna zengin kalkışı derler. Cem de ayağa kalktı; -Bizim böyle misafir uğurlamamıza da…. Henüz isim koymamışlar. Cem elimi sıkarken devam etti; -Kalsaydın! -Yok kalmam, sınavlar iyi geçti. Mehtap ve Nur da ayağa kalktı, Nur ; -Sağol güzel bir sohbet oldu. Cem tamamladı; -Hikaye ile içimizi kararttın, alacağın olsun. -Ben içimden geldiği gibi yazıyorum, idare et. Nur; -Hüzünlenmek, ağlamak da ihtiyaçtır. Cem; -Sağoool Nur. Bütün ihtiyaçlarımız bitti bu kaldıydı. Her gün gülmekten çatlıyoruz ya. Nur gülümsedi. Ben kapıya yöneldim; -Benden yaşı büyük olsa dövecek galiba yahu. Yine de belli olmaz ben acele kaçayım. Hüznü gizleyen birer gülümseyiş yüzümüzde vedalaştık. Abisiyle, ablasının arkasında kalan Nur, gülüşümün perdelediği hüznü farketmiş gibi yeniden el salladı, bu kez çocuk gibi bir gülümseyiş ekleyerek. Sanki “Konuştuklarımla seni üzdüm ama artık neşelen” der gibiydi. Bir kez daha zoraki gülümsedim. yüzünün daha da sararması içimdeki korkuyu büyütmüştü. Cem beni bahçe dışına kadar uğurlamak için ısrar etti. Nur’dan uzakta konuşma fırsatı bulunca sordum; -Cem benim fark ettiğimi siz de fark etmişsinizdir. Yüzü çok solgunlaşmış, sararmış. -Evet fark ettik. Avrupa’daki doktorlar iyileşmeye meyilden bahsettiği için, düzelir diye umut ediyor, bekliyoruz. Fakat bir yandan da endişeleniyoruz. Bilmiyorum ki ne yapalım. -Ayrıca bir sarılık kapmış olmasın. Bir arkadaşım, “Bazen çocuğu bir hastalıktan hastaneye götürür, başka bir hastalık kapıp gelirdik” derdi. -Bulaşıcı bir hastalık kapmış olabilir diyorsun ha. -İnşallah yoktur böyle bir şey ama... annem de ısrar ediyordu, “Doktora gösterin sararıp soluyor” diye. Biz de “Birşey olsa İsviçre’deki doktorlar fark ederdi” diyorduk. Ama sen de böyle konuşunca iyice huzursuz oldum. Yarın götüreyim hastaneye. -Çok iyi olur. Ben yarın gündüz nöbetçiyim, akşamda iş yerinden bir abiye davetliyim. Akşama kadar bir netice olursa eğer beni de sonuçtan haberdar edebilirsen sevinirim. -Tamam. Elini sıkıp vedalaştıktan sonra otobüs durağına doğru yürüdüm. Şansımdan hemen gelen otobüse bindim. *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** Otobüsün camından dışarıyı seyrediyorum. Kimi caddelerde hayat yeni başlıyor gibi, hareketli neşeli insanlar, kimi otobüs duraklarında yorgun insanlar evine gitmek için bekleşiyor. Geç saatte , yorgun argın evine gitmek için bekleşen insanlar bayramlarda kolay kolay evinde kalamayan babamı hatırlattı. Bazen bayramın ilk günü sabah işe biraz geç giderdi, ne kadar sevinirdik. Tabii sabah 1-1,5 saat geç gidince o gün akşam sabaha kadar çalışacağını bilmezdik. Şimdiki gibi internet, cep telefonu olmadığından bayramlarda PTT’nin bayramlarda çok fazla tebrik kartı işi olur, zorla fazla mesai yaptırılırdı. Evimdeyim. Halen yazdığım ve internette yayınladığım “Bahar hikayeleri” ne devam etmem gerekiyor. Fakat öylesine isteksizim ki. Hikayeye devam etmem için bir sürü destek maili alsam da, istemeyen bir kişinin maili moralimi bozdu, yazmakta zorlanıyorum. Yine de masanın kenarına sandalyemi çektim, kağıt kalem zaten hazırda beni bekliyor. Acaba bahar hikayelerine Nur’u da katsam mı? Gerçek hayatttan bazı alıntılar yapsam, isimleri değiştirsem olur mu? Kararsızım ama zaten Nur’u bahar hikayelerine katmam çok zor. ‘Bahar hikayeleri’ndeki Gül sağlıklı bir kız. Vazgeçtim. Zaten hikaye fazla girift olur, gerçekle sanal birbirine çok karışabilir. Mesela Nur, Allah korusun ölürse, zaten hikayenin sonunu getiremem, yazamam. Okuyucu nerenin gerçek, nerenin hayali olduğunu çözebilir mi, çözmek ister mi? kafam iyice karıştı. Aslında Matrix filmindeki sorular da beynimde uçuşuyor; “Gerçek nedir” ,” Bu soluduğunun hava mı olduğunu sanıyorsun” ... Evet gerçek neydi, gerçek yaşadığımız mı, yaşadığımızı sandığımız mı? Çünkü ikisinin arasındaki farkı anlamayabiliriz. Tıpkı etkileyici bir rüyadan uyandığımızda, “Rüyamıydı-gerçek miydi? “ diye bir süre düşündüğümüz gibi. Çevremizdeki birileri bizim rüyamızı bilse ve rüya gerçek miş gibi davransa işimiz ne kadar zor olurdu. Zannedersem şöyle bir söz vardır filmde; “Eğer bir şeyi düşünüyorsak o gerçektir. Çünkü başkaları görmesede, bilmese de , o bizim beynimizde yaşanmış gibidir”. Bence doğru, çünkü beş duyumuzla hissettiklerimiz beynimize iletiliyor ve gerçek olup-olmadığına beyin karar veriyor. Beynimize bir şekilde elektrot vb.. cihazlarla veya hipnozla birşeyin olduğu mesajını verirsek, beynimiz onun gerçekliğini kabullenir, olmamış olsa bile. Hipnozla “Sen siğaradan nefret ediyorsun” fikrini verdikleri gibi. Ben düşünceler içindeyken, kağıt kalem önümde mahsun mahsun bakıyor. Yazı yazmak ne kadar zor geliyor, düşüncelerimin ucundan Nur’un ölümü geçiyor, kalkıyorum. İnternet okuyucuları biraz daha bekleyecek gibi. Ceketimi alıyorum, Nur’un mahsun bakışlarıyla beraber dışarı çıkıyorum. Dilimde Nur’un kulağına çalınan şarkı; “Ölüm de var”, yürüyorum...yürüyorum. Sen geldiğinde Ben yoktum Ben beklerken de sen… ……. Oysa seni aramıştım yıllarca yokluğunda ……. Yokluğunda umut vardı gelmen için. Geldiğinde bitti her şey Çoktan gitmiştim ben bırakıp gençliğimi geride… Karanlık, loş sokaklarda yürüdüm bir süre. Evlerin ışıkları bir bir sönüyordu. Ve ışıklar gitti bir anda. Altındağ’ın, Atıfbey mahallesinin karanlığı da pek hoş olmuyordu. Karanlıkta yaklaşan her ayak sesi düşman gibi, hata canavar gibi geliyor insana. Tabii ben de çekiniyordum. Misafirliğini geç saatlere kadar sürdürmüş ailelerin benden çekindiğini fark ettiğimde iyice yolun uzak tarafına geçtim. Bazı ailelerde babalar, bazı ailelerde anneler uyuyan çocuklarını sırtına almıştı. Ailelerde, loş sokakta tek başına yürüyen, sessiz birini fark etmek korkuya neden olsa da, yanlarında yürüyen çocukların neşesi yerindeydi, şakalaşıp, koşturup duruyorlardı. “Çocuklar uyur, babalar taşır” diyen reklâmdaki gibi, ben uyurken veya yorgunken annem-babam taşımıştır beni. Fakat benim daha çok aklıma, babamın anneannesi Hatice ninemizi sırtında taşıyışı geliyor. Yaşlı, şakacı, sevgi dolu, lafı sözü kimseyi kırmayan biriydi rahmetli. Ağlamasıyla gülmesi birer dakka araylaydı sanki. Bir bakarsın kocasının üzerine getirdiği kumayı hatırlayıp ağlıyor, bir bakarsın, babamın yaptığı bir espriye gülüyor. Onun bu kadar yaşamasının formülü belki de buydu. En üzüldüğü konu bile çabucak kaybolur giderdi. Kendime baktım, her üzüldüğüm içimde kale olmuş, bir tuğlasını bile yerinden sökemiyorum. Evime geldim, şöyle yan gözle kağıt kaleme baktım, çoktan uyumuşlar. Perdeleri örttüm, ışığı yaktım, aynada tanıdık bir yüz. “Hiç senle muhabbet edecek halim yok”. Aynada kalan yüzüme, yüz vermedim. Çektim yorganı başıma yumdum gözlerimi. Karşımda beliren tatlı bir yüz gülümsedi, “iyi uykular” gözlerimi açsam kaçacaktı, biliyorum. Gözlerimi daha sıkı yumdum. *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** Sabah servis beklerken, sokaktan geçen insanların yüzlerine bakıyorum. Hepsinde bir hayat, (gerçeğini bilmesem de) hayalimden kısa filmler halinde geçiyor. Şiirler yokluyor zihnimi, dudaklarım yakalamaya çalışıyor her birini. Bazı yüzlerdeki kaybolmuş yıllar, yaşanmadan bitivermiş yorgun yıllar içerimde bir soğuk rüzğar estiriyor; HÜZÜN KALIR Git gide değişiyor birşeyler Birşeyler gidiyor dönmemecesine Ne çocukluğumuz kalıyor yanımızda, ne eski umutlar Her şey yenileniyor...acılar bile Eski hüzünlerdir, soluk fotoğraflarda kalan Ve bir şarkı geçer hatıraların ucundan; " -Ne son trendir bu seni götüren, Ne de ilk ölümü, umutların, Yitirdim benliğimi ıssız yollarda sen giderken" Irmakları taşıran yeni sulardır, Göz yaşlarımızda akan da Eskidi vucudumuz, eskidi şarkımız eskidi, aynalardan bakan da Çekip gider gülüşlerimiz, gider vefalı sandıklarımız da Yapamadıklarımız kalır Yalnızlığımız omzumuzda Ve …ellerimizde hüzün kalır Servisin korna sesiyle kendime geliyorum, servise biner binmez aklımda kalan son mısraları da kağıda karalıyorum. Şefimiz Kemal abi, hemen durumdan bir fırça konusu çıkarmayı başarıyor; -Şiirle, hikayeyle uğraşacağına şu rasat hatalarını düzelt. Geçen hafta müdürden yediğin fırçayı unuttun galiba. -Tam unutmaya başlıyordum, şimdi yine hatırlattın. İşin yoksa bir hafta daha uğraş. Kemal abi, yarı kızarak, yarı gülerek servisteki diğer arkadaşlara döndü; -Adama bak yahu. Unutman değil, unutmaman lazım. Şeytan diyor, al şunu boksörlere kum torbası niyetine ver, “ -Hayrattır, bol bol dövün” diye de tembihle. Başka türlü düzelmeyecek bu. -Aman abi, döveceksen sen döv, lafla dövmene alışkınız zaten. -Yoo, ben anlamam hatasız rasat yapana kadar bütün rasatları sen yapacan, merkeze göndermeden de bana kontrol ettirecen. Kemal abi, herkesin sevdiği, şakasını götürdüğü biriydi. Son bir-iki haftadır artan rasat hatalarımdan bıkmıştı ama haklı olduğundan bir şey diyecek halim de yoktu. Nur’u tanıdıktan sonra, iş yerinde çok dalgınlaşmıştım. Ne yapıyor ediyor, işlerde bir hata yapıyordum. İstasyona geldik. Arkadaşlar, işleri bitirmiş halde, nöbeti devretmek için kapı önüne çıkmışlardı. Çıkan ekipteki Özkan genelde güleryüzlü olsa da, bu gün daha da neşeli görünüyordu. Deyim yerindeyse, ağzı kulaklarındaydı. Bir şeyler anlatmak için bizi beklediği belli oluyordu. Biz servisten iner inmez konuyu açtı ama gülmekten anlatamıyordu. Ayhan’ı göstererek. -Gece 03-05 nöbeti Ayhan’daydı. Ayhan kaşlarını çatmış, -Anlatma! - gibi işaretler yapıyordu ama Özkan’ın umrunda değildi tabi. Anlatmaya başladı; -İstasyon binasıyla rasat parkı arası o saatte zifiri karanlık, uzaktan kurt uluması gibi sesler geliyor. Ayhan sağına soluna bakarak zar zor rasadı yapıp geldi. Rasadı deftere yazacağı oda da üç tarafı kocaman cam ya, ben çaktırmadan kalktım dışarı çıktım. Karanlığın içinden bunu gözlüyorum. Ayhan bir rasat yazıyor, bir camlardan sanki uluyan kurtları görecekmiş gibi karanlığa bakıyor. Ben o bir ara dalınca tam karşısındaki cama yaklaştım. Öyle kıpırdamadan beklemeye başladım. Bir daha kurt uluyunca, yine aynı şekilde gayri ihtiyari cama baktı ama camda ölü gibi hareketsiz birinin kendisine baktığını fark etmesiyle sandalyeden fırlaması, sandalyeyi de devirerek yere düşmesi bir oldu. Özkan’ın gülme krizine girerken, Kemal abi; -Bu çocuğa bir şey olursa, birinci zanlı sensin. Kalpten mi öldürecen çocuğu yahu. Ayhan; -Ya şefim devrem filan demiyecem girişecem. Bak hala gülüyor yahu. Onlar gülüşerek servise binerken, geride bize gün boyu doping olacak bir neşe bıraktılar. Kah işleri yetiştirmeye çalışarak kah şakalaşarak öğlen etttik. Öğlen arasında bir kişiyi istasyonda bırakarak, arazide oynadığımız küçük kale maç da çok iyi geldi. Günlerdir sınavlardan zihnim yorulmuştu. Biraz sorunlardan uzaklaşıp, deşarj olmuştum. Sonunda nöbet bitti, akşam oldu. Akşam işten çıkarken, Cem’in aramamasını hayra yormaya çalışıyordum. Sık sık arayıp ta rahatsız da etmek istemediğim için aramayacağım. En iyisi şimdilik fazla bir şey düşünmeden, yemeğe davet eden iş yerinden arkadaşım Ahmet abilere geçeyim. Evi, oturduğum yere çok uzak.Ta.. Sincan-Fatih. O nedenle kendi evime hiç ugramadan Ulus’tan otobüse bindim. Ahmet abi, iyidir, hoştur da biraz sıkıcıdır, hep vatan-millet edebiyatı yapar, haber dinler. Serviste bile gazeteyi, kitabı elinden düşürmez. Bir de bize, “Okumaya hep vakit ayırın, iyi bir kitap okursanız yeni bir dünya keşfetmiş gibi olursunuz” der. Tam “Abi, sen okuyorsun da noluyor” diyecek gibi olur, kırılmasın diye sabrederiz. Sonuçta işini yapar, bize de bir zararı yok. Vatan-millet edebiyatıyla çevresindekileri sıktığını farketmiyor galiba. Neyse onu da öyle kabul edeceğiz artık. Kapıyı çaldım, önce bir koşuşturma, sonra çocuk sesleri “-Ben açacam”, “-Hayır, ben açacam” sonra Ahmet abinin sesini duydum; “Acele etmeyin çocuklar, misafir sabaha kadar bekler”. Kapı açıldı, iki çocuktan küçük olanı kapıyı açtıktan sonra bana doğru seslendi; -Kim ooo! Ahmet abi hafif kızgın ; -Aferin oğlum sözümü dinliyorsun ama sıralama hatası var, önce ‘-kim o?’ diyeceksin, sonra kapıyı açacaksın. Gel Ümit gel, sen bu kerataların kusuruna bakma, hoş geldin. -Hoş bulduk Ahmet abi. İçeri girdim. Ahmet abi salonu gösterip buyur ederken, iki oğlu bana salona kadar korumalık yaptı. Ahmet abi; -Tamam çocuklar, hoş geldin deyin sonra da Ümit abinizi rahat bırakın. Çocuklar dudaklarını değdirmeden, çenesiyle elimi öper gibi yapıp hoş geldin dediler; -Helal olsun Ahmet abi, iş yerinde bahsettiğini evde uygulamaya başlamışsın. -Ne yapayım Ümit, dışardan gelince hepimizin elinde az-çok, toz-kir oluyor. Çocukların mikrop almadan saygılarını göstermesi için ben de -el öpmeyin, çenenizi değdirin- dedim. Cebimden çocuklar için aldığım iki çikolatayı çıkardım, çocuklar çikolatayı görünce gözleri parladı. İki çikolatayı, ellerine uzattım ; -Çocuklar, bunları anne-babanıza aldım. Hadi götürüp verin. Çocukların bir anda gülüşleri dondu, -anlayamadık- gibilerden baktılar. Ben fazla şok yaşamamaları için, gerçeği itiraf ettim; -Şaka şaka, size getirdim. Ahmet abinin hanımı kapıdan baktı; -Hoş geldiniz. -Hoş bulduk yenge. -Siz oturun, ben mutfakta yemekleri hazırlıyorum. -Ben çocuklarla otururum, Ahmet abi yardım etsin isterseniz. Ahmet abi ters ters baktı., hanımı; -Aslında iyi fikir ama öyle mutfak işinden filan anlayan biri değil ki. Ahmet abi, sesini kalınlaştırarak bana seslendi; -Nöbetçi olduğumuz gün bütün haritaları sana işlettirip-çizdiririm, brifinglere de sen gidersin. -Aman abi, ben ettim sen etme, kıyma bana. -Neyse hadi bu seferlik kıymayım sana. -Çocukların isimleri ne abi ? -Büyük Yunus Emre ÇAM, küçük Salih Emin ÇAM. -İsimleri de güzelmiş, Allah bağışlasın. -Sağol, cümle müslümanlarla beraber. -Abi ilk bulduğun fırsatta hemen Müslümanlık, vatan kurtarma edebiyatına geçiyorsun. -Yok daha vakti var, hele bir karnını doyur, sonra başını ağrıtırım. Zaten sana gıcık oluyorum, en son hikayemi de okumamışsındır eminim. -Hangisi abi ; “Son bomba yüreğime” mi? -Ooo sen daha onda mısın? . Ondan sonra “Umut”u yazdım, “Şairin kaybedişi”ni yazdım. -“Şairin kaybedişi” mi? Allah Allah, hikaye için farklı bir isim, konusu ne? -Yok öyle kolayca ipucu. Girersin web sayfama, huzur.sehri.com’a okursun. -Aman abi, illa web sayfanın da reklamını yapacan. -Neyse sana torpil yapayım, şu sehpanın üstünde fotokopisi var. Onları al bir ara okursun. İyi oku sınav yapacam. Ben fotokopileri alırken, çocuklar çoktan bize ilgiyi kaybetmiş, ilerde bazen oyuncaklarla oynamaya, bazen de güreşmeye başlamışlardı. Kapıdan yenge seslendi; -Hadi buyrun, yemek hazır. Mutfağa geçtik. Yemekte de sohbete devam ettik. Ahmet abinin, evdeki neşesini, çocuklarla ilgilenmesini görünce yenge hanıma sormadan edemedim; -Ahmet abi, iş yerinde hep siyaset, vatan kurtarma filan canımıza okur. Evde ne yapıyor, işlere yardımcı oluyor mu, çocuklarla filan ilgileniyor mu? Ahmet abinin kaşlarını indirip-kaldırarak -bu konulara girme- imasını görmemezlikten geldim. -Yok Allah var, Ahmet evde çok dediğim-dediktir. Sıcak su olmazsa bulaşığı bile yıkamaz. Ahmet abi; -Hah verdin fırsatı işte, rahatladın mı? -Hemen kızma abi, iyi taraflarını da söyletirim ben, merak etme. -Aman aman sakın ha, şimdi yerden yere vurur. Ben tabi konuşturmak için fırsatı kaçırmadım. -Yenge evde son sözü kim söyler? Yenge, Ahmet abiyi zor duruma düşürme oyununu çok iyi biliyordu. İlk cümlesinde över gibi yapıyor, sonra gerçekten yerden yere vuruyordu; -Tabi tabi hep son sözü Ahmet söyler; ‘-Peki hanım’ der. Ahmet abi -sen görürsün- gibilerden başını salladı bana. -Seni ekibime aldıracağım. Ekipte çayları da sen demleyeceksin, bulaşıkları da sen yıkayacaksın. Yenge hanım gülmesine ara verip; -Ahmet’i fazla öfkelendirmeye gelmez. Geçen çok öfkelenmişti. Artık yalvardım, yakardım. Ahmet abi şöyle bir dikleşti; -Tabi, beni fazla sinirlendirmemek lazım. Yenge sözünü tamamladı; -Epey yalvardıktan sonra ‘-tamam oklavayı bırakıyorum, çık kapının ardından’ deyince çıktı artık. -Offf, off. Eh benim de elime bir fırsat geçer bakalım. O sırada kapı çaldı. Ahmet abi de yenge de kapıya doğru gitti. Bir-iki dakika sonra Ahmet abi sevinç içinde yanıma geldi; -Ümit gel seni istiyorlar. Şaşkınlıkla kalktım, kapıya doğru gittim. Beni kim tanır ki buralarda. Kapıda yenge hanım, bir komşu kadınla konuşuyordu; -Beni istemişsiniz. Komşu kadın ; -Yok evladım, Ahmet bey yanlış anlamıştır, ben ‘-Yarın sabah lazım olacak da, kazmaya benzer birşey var mı?’ diye sordum. Durumu anladım, hemen salona döndüm. Ahmet abi gülmekten kırılıyordu. |
|||
|
|
|
#26 (permalink) | ||
|
Şaşkınlıkla kalktım, kapıya doğru gittim. Beni kim tanır ki buralarda. Kapıda yenge hanım, bir komşu kadınla konuşuyordu;
-Beni istemişsiniz. Komşu kadın ; -Yok evladım, Ahmet bey yanlış anlamıştır, ben ‘-Yarın sabah lazım olacak da, kazmaya benzer birşey var mı?’ diye sordum. Durumu anladım, hemen salona döndüm. Ahmet abi gülmekten kırılıyordu. -Eh... Ahmet abi, alacağın olsun. Yemeği gülüşerek yedik. Ahmet abinin evde, işteki kadar ciddi olmadığını fark etmiştim. Yemekten sonra arkadaştan birkaç günlüğüne aldığım digital fotoğraf makinesini çantamdan çıkardım. -Ahmet abi senin şu yaramazların fotoğrafını çekeyim. -Çek bakalım ama bu yaramaz Salih poz vermek için bile uğraştırır. Gerçekten de Ahmet abi yaramazları tutamadı, artık seslendi; -Hadi hadi, ben onları tutarken hemen çek. Hem böyle daha doğal olur. Fotoğraflarını zar zor çektim. Ahmet abi fotoğrafa baktı; -Evde bunlarla uğraş, işte sizinle... Benim de işim zor yani. -Allah başka güçlük vermesin abi. Yenge hanım; -Var var başka güçlük de var, (Gülümseyerek) Bu devirde şiir okuyan varmış gibi şiir kitabı çıkaracakmış. -O zaman işi zor işte, hadi bize nöbet tehditiyle filan okutuyor şiirlerini ama başkası zor okur, zor alır şiir kitabını. -Siz öyle sanın, benim hazır okuyucularım var. Şiir kitabım çıksın hemen alacak bir sürü kişi var. (Eliyle 3 işareti yaptı) -3 milyon mu okuyucun var. -Yok canım. -Olsa olsa 3 bindir. -Hanım, 3 bin de değil ama tebrik ederim, sen daha çok yaklaştın. “Kitabınız çıksın, mutlaka alacağım “ diye 3 kişi mail attı. -3 ‘mü !. -Canım, seni saynmadım diye ne darılıyorsun, seninle 4 hazır müşteri var. -Sağol abi beni de düşündüğün için sağol. -Üzülme üzelme sadece şiirle kalmayacak inşallah, bu günlerde yeni bir hikaye ile uğraşıyordum. Her gün yazıyor, internete gönderiyordum. “Benim gibi” diyecektim, Ahmet abinin daha ciddi konularda yazdığını bildiğimden demedim. Hatta benim de hikaye yazdığımı bile bilmez sanırım. Yenge dayanamadı; -Şimdiye kadar yazdıklarından ne fayda gördüysek. Ahmet abi; -Hah bu duruma göre de Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bir şiiri vardı ama son kelimesi hoş olmadığı için söylemeyim. -Neydi Ahmet abi, biraz ipucu versene. -Ya işte “Ben şiir yazarım, sen tutturmuşsun bir ekmek diye, al şu şiirimi sat para ederse” gibi bir sözleri vardı. Yenge ; -İyi ya, o bari şiirlerini satıyormuş. Ahmet abi gülümsedi; -Yahu hanım acele etme, ben de internete niye yazıyorum o hikayeyi. Bir sürü kişi sevdi, devamını isteyecek. -Eeee.. -Ben borçları ödeyemeyip, hapiste devamını yazarım, sen de isteyene satarsın, geçinir gidersin. Yenge hanım gülerken ben de dayanamadım güldüm; -Ahmet abi, senin işin de Nasrettin hocanınkinden beter; “Koyun sürüsü burdan geçer, yünleri dikenlere takılır, sen de toplar onları satarsın” desen daha mantıklıydı. -Canım daha aslı yok yaylasında ki 1500 koyunu hesaba katmadım. -Şiir roman yazmak için en iyi yer hapishane koğuşuymuş. Nazım Hikmet, Kemal Tahir’den tecrübeyle. Sen hapishaede olsan ne şiirler yazardın ama… -İşte böyle, iş arkadaşımız dedik, bağrımıza bastık, o da bizi nereler layık görüyor. Zaten ben hep derim; “Benim dostlarım iyi gün dostudur” diye. -Yenge, Ahmet abi beni dövmeden şu çayımı da içeyim, kaçayım. Geç oluyor, bakın sizin küçük de uyumuş. Yenge hanım çaya kalkarken, Ahmet abiye dün aklşam yolda aklıma gelen Tv reklamının sözleriyle seslendi; -Çocuklar uyur, babalar taşır. Ahmet abi bir kenarda oynayan Yunus’un saçını okşadı, Salih’i de kucağına alıp yatağına götürdü. Ahmet abinin böyle saçma konularla muhatap olması gerçekten canımı sıkmıştı. Apartman hayatı da böyleydi işte; O dünyanın öbür ucundaki insanların acısına üzülürken, yanıbaşındaki çocuk sevgisinden uzak adam başına bela olabiliyordu. Çayları içip, biraz daha sohbet ettikten sonra kalktım. -Benim yolum uzun Ahmet abi kalkayım. -Hadi ayağına sağlık. Bak yakında benim ekipte olabilirsin, benimle iyi geçin. -Tamam abi, sana bir yanlışımız olmaz. -Hele bir olsun. Zaten bu akşam yaptıklarını kara kaplı deftere yazdım. Vedalaşıp çıktım. Ulus’a gitmek için otobüse bindim, bir süre yolları seyrettikten sonra Ahmet abinin verdiği fotokopiden son yazdığı hikayeyi okumaya başladım. ŞAİRİN KAYBEDİŞİ Felluce’de ABD ve israil askerlerinin katliamı devam ediyordu.Halkın kentten kaçmasına bile izin verilmiyordu. Büyük bir sessizliğin yaşandığı Felluce’ye girerken, ABD askerlerinden er Henry endişe içindeydi. Daha kısa zaman önce öldürecekleri insanların yüzlerini görmeleri gerekmiyordu. Uçak ve helikopterlerden bombalar ve bilgisayar oyunu oynar gibi üstün uzun namlulu silahlarla öldürdükleri insanlara fazla aldırmıyorlardı. Oysa geçen hafta El Şuheda kentine bombardımandan bir süre sonra yaya girmişlerdi.Kendilerine El Şuheda’ya girmeleri ve hareket eden tüm canlıları acımadan öldürmeleri emredilmişti.Ölüleri de kanıt bırakmamak için ceset torbalarına koyup Fırat nehrine atmaları söylenmişti. “Kanıt bırakmamak” cümlesinin manasını bir süre sonra anlamışlardı; şişmiş, sararmış ama kokmayan cesetler kimyasal silah kullanıldığını gösteriyordu. Er Henry’nin şair yüreği bu manzaradan sonra isyan etmiş ama dili susmuştu. Askerliği uzamasın diye susmuştu.Ertesi gün Colan ve El Cübeyl kentlernde de aynı katliamların yapıldığını, çoğunluğu kadın ve çocuk, binlerce insanın biyolojik silahlarla öldürüldüğünü öğrenince, “-Acaba yanlış tarafta mıyım !..” diye söylenerek, bir köşede oturup ağlamıştı. Şairdi özellikle çocuk cesetlerini görüp te zalimlerle aynı safta olmak ne kadar zordu. Bir an önce, bu kirli savaşın bitmesi ve evine dönmek için dua etmişti. Şimdi de Felluce’ye giriyorlardı ve aynı manzarayla burada da karşılaşmaktan korkuyordu. İlk cesetlerle karşılaştığında bir şok yaşadı. Oysa herşeye alıştığını düşünüyor “-Artık şair yüreğim bile taşlaştı”,diyordu. Fakat kadınların,çocukların bazıları yanmış, bazıları erimiş cesetlerinin, buldozerlerle çukurlara atılması insanlığından utandırmıştı. Burada ceset torbası kullanmıyorlardı; o kadar torba için vakit ve para ayırmak istememişlerdi anlaşılan. Büyük bir çukur açıp cesetleri iteklemek daha ucuza gelmişti, madem ki “insanlık” artık bir kriter değil. Henry’nin akan gözyaşlarını kimse görmedi.Felluce’de ilerlediler.Şehrin merkezinden uzaklaştıkça, cesetler ve cesetleri yiyen köpek manzaraları azalmıştı. Fakat bu kez yaşayanların olma ihtimali artmıştı. Henry bir kaç kez arkadaşlarının bazı evlere girdiğini rastgele ateş ettiğini, bazılarına ise sadece pencereden içeri bomba attıklarını gördü. Karşılık gelmemişti. Olaylar tekrarlandıkça bazı evlerden kısa süreli çığlıklar gelip kesilmeye başladı. Arkadaşları “teroristler geberdi” diyordu, fakat çığlıkların çoğu kadın ve çocuk sesiydi. Bu psikolojiyle arkadaşlarının kendisine de ateş edeceklerinden korkuyor susuyordu. Kendisini iki ateş arasında hissediyordu. Masumlara ateş eden arkadaşları da, herhangi bir evden fırlayıp ABD asker elbisesi yüzünden kendisine de ateş edebilecek halk da şu an tehlikeydi. Eli silahının tetiğine sıkıca sarıldı. “-Dikkat !.. ateş edin !.. “ bağrışmalarıyla hızla döndü, silahının tetiğine nasıl bastığını bile anlamadı, “-Medet !..,medet !.. “ diye bağırarak koşan çocuğun yere düşüşünü, bir film seyreder gibi gördü. Olduğu yerde öylece kaldı. Diğer askerlerden biri fazla yaklaşmadan çocuğa bir kaç kez daha ateş etti. Henry artık rüyada gibiydi. Olayları dışardan seyrediyor gibiydi. Bir nehirin akışına kapılmış gidiyordu.Ölen çocukla ilgili ne konuştu, ne soru sordu., sadece silah elinde yürüdü. Yazdığı bir şiir sürekli kafasında kendisine sesleniyordu. “Bir çocuk öldürülürse, yüreğinde yer aç huzursuzluklara. Yaşabilir bir köşe aç , bir park ve salıncak olsun. Gülüşlere hazırlansın için buruk gülüşlere Dudağının ucunda kan, sana bakan kimsesiz çocuklara hiç bir şey olmamış gibi gülümse Dünya’da yer kalmamış demektir İnsan gibi insanlara Ha bir çocuk ölmüş, ha dünya Artık bakmasan da olur yarınlara” Henry başka dünyalardayken, aniden ,kucağında çocuğuyla bir adam fırlayıp kaçmaya başladı. Fakat ilk ateşte ayağından vuruldu. Çocuğunu bırakmadan yerde kıvranan adamın silahsız olduğunu anladıklarında yaklaştılar, Henry’de adamın yanına varmıştı. Bir İsrail askeri silahını adamın kafasına dayadı, parmağını tetiğe götürürdü. Olayın dışındaymış gibi seyreden Henry, birden askerin niyetini anladı atıldı ve askeri yana itekledi. Kurşun toprağa gitmişti. Diğer askerler çevrelerini sardı. Diğer İsrail askerleri silahlarını Henry’ye çevirmişti. Henry’nin komutanı yüzbaşı Bill geldi; -Noluyor, Iraklı bir terörist için mi tartışıyorsunuz. Öldürün gitsin. Henry iyice adamın önüne siper oldu; -O yaralı biri, üstelik silahsız.Öldüremezsiniz !.. Arkadaşları güldü; “-Binlerce cesetten sonra, hala vicdanın mı sızlıyor” Komutan işin uzamasını istemedi; -Tamam esir olarak tutun. henry, onun sorumluluğu sana ait. Silah görünmüyor ama üstünü mutlaka ara. İsrailli askerlerden biri öne çıktı; -Çocuğu biz alırız. -Çocuğu mu , Niçin ? Henry’nin saflığına komutanı güldü; -Organları için... Henry silahını daha da sıktı, öfkeyle söylendi; -Hemen defolsunlar !.. Komutan İsrailli askere döndü; -Uzatmayın, görüyorsunuz sinirleri bozulmuş....Üstelik daha bir çok müslüman çocuk bulabilirsiniz. İsrailliler homurdanarak uzaklaştı.ABD’li askerler, esirin üstünü aradıktan sonra ellerini arkadan bağlayıp,başına çuval geçirdiler. Henry yaralı Irak’lıyı ve çocuğunu bir kamyonetin arkasına bindirdi, kendisi de yanlarına geçti. Dilini anlamasa da, sesinin tonundan rahatlayacağını düşünerek elini hafifçe omzuna vurarak konuştu; -Yaran ağır değilmiş.Kan durdu bile.Şu başındaki çuvalı da çıkarayım istersen. Yaralı Iraklı , kurşun gibi gözlerini,Henry’nin gözlerine dikmişti.Hiç minnet duygusu yoktu bakışlarında. Henry, korku dolu gözleri, yorgunluktan kapanmaya başlayan çocuğun başını okşadıktan sonra sırtını kamyonetin kenarına yasladı.Gözlerini gökyüzündeki yıldızlara dikti. -Cesetlerin,kankokusunun ortasında, yıldızlara bakmak hiç de romantik olmuyormuş. Ve... bir şiir mırıldanmaya başladı; “ Sen !.. Duydun mu karanlığın esintisini Dinle ! Gecenin içinden birşeyler geçiyor. ay kırmızıdır şimdi Ve darmadağınık.” Yaralı Iraklı,Henry’nin şaşkın bakışlarına aldırmadan, epey düzgün bir İngilizce ile şiire devam etti; “ Bulutlar bizi gözlüyor , yaslılar gibi Şu tepemdeki dam çökerse Sanki yağmalayacaklar herşeyi“ Henry sanattan anlayan bir dostunu görmüş gibi sevinçli devam etti; “ Bir an,yalnızca bir an sürecek Sonra... sonra... hiç Hiç... “ Bir an sessizlikten sonra Henry; -Şairini bilmiyordum,Iraklı bir şairin mi ? Hayır, İranlı Furuğ’un “Al götür bizi rüzğar” şiiri. -Demek İngilizce biliyorsun.Nerden Öğrendin. -İngiltere’de okudum. Doktorum. -Oooo... hem de doktor. Komutana söyleyim, senin için belki birşeyler yapar. Esirin kaşları çatıldı; -Ben katillerden bir şey istemem. Hiç bir şey söylemeyin. Henry itiraz edecek gibi oldu, sonra suçlu suçlu sustu. Yine bir sessizlikten sonra; -Ya eşin ? -O da doktordu. Dün hastanede nöbetçiyken hastane bombalandı.Cesedini aramaya bile gidemedim. Teselli etmek istedi; -Savaşta oluyor böyle şeyler. -Hangi savaş, bu bir katliam. Sustular.Esir çocuğuna sıkıca sarıldı. Henry; -Kaç yaşında ? - 2 yaşında. Annesinin öldüğünü bilmiyor yavrum. Henry yeni aklına gelmiş gibi endişeyle ; -İsraillilerin konuştuklarını da anlamışsındır... -Onlar yıllardır Filistinli çocukları,gençleri de organları için kaçırıyor. Çocuğumu onlara vermektense öldürmeyi seçerim. Kamyonet askeri kampa girdi.Henry; -Ben haberleşme kısmında görevliyim. Ben sorumlu olduğum için, başka bir emir gelene kadar benim yanımda kalacaksın. Gidelim, çocuğuna da yiyecek birşeyler bulayım. *** *** *** Haberleşme odasındaydılar.Henry çocuğa biraz yiyecek ve süt getirmişti.Esirin elinin çözülmesine izin verilmemişti. Henry esirin ismini öğrenmek istedi; -Benim ismim Henry, ya senin ? -Ali. -Şiiri seviyorsun galiba. Biliyor musun, ben şairim. -Ben de... -Ciddi misin. Buna sevindim.Şiir okumamı ister misin? -Biz en acı şiirleri okumuyoruz,yaşıyoruz artık.Öyle ki, , hani derler ya “Kelimeler yetmiyor, kelimeler tükendi”, işte bizim çektiklerimizi, acılarımızı tarife de kelimeler yetmiyor. Ne yazsam,ne okusam, ne dinlesem yaşadıklarımızı tarif edemez artık. -Çok şey kaybettiniz ama güzel günler gelecektir. -Evet, biz savaşı kaybettik, siz ise onurunuzu, insanlığınızı kaybettiniz. Henry, bakışlarını kaçırdı. Haberleşmede görevli askerlerden biri nöbetçilere seslendi; -Albay Smith’e haber verin, eşi arıyor. Bir asker koşarak çıktı. Az sonra komutan Smith odaya girdi, uydu telefonunu aldı. -Aloo... merhaba Mary...teşekkür ederim,sen nasılsın ? Oğlum nasıl? Uyuyor mu ?. Tamam uyanınca onu çok sevdiğimi söyle, ona en güzel oyuncakları alacağım. Bizi merak etmeyin, burdaki ilkel yaratıklara medeniyet getiriyoruz işte. Bak hele, burda o yaratıklardan bir tane esir de varmış. Sesini duymak ister misin? Gerçi ne dediğini anlaman imkansız ama bir dinle de bak biz burda nelerle uğraşıyoruz. Albay, telefonu esir Ali’ye tuttu. Ses çıkarması için bir de tekme attı. -Konuş ta homurtunu Mary duysun !.. Ali, tekmeyi yiyince kendisine uzatılan telefona hızlıca konuştu; -Burda bize katliam yapıyorlar.Kadınlara,çocuklara işkence yapıyorlar. Oğlunuzun yüzüne bakın, o bir katilin oğlu !... Albay şaşkınlıktan uzun süre tuttuğu telefonu birden çekti.Ali bir askerin tekmesiyle sırtüstü yıkılırken.Albay, elini ahizeyi kapatarak bağırdı; -Niye bu pisliğin İngilizce bildiğini söylemediniz. Sonra telefona; -Hah..hah...bizim çocuklardan biri şaka yaptı. Hayır, hayatım..hayır bu saçmalıklara inanma...kimyasal silah kullanıldığını mı okudun...yok öyle bir şey...Hadi kapatıyorum by... Albay telefonu kapatıp esirin yanına geldi.Henry, Ali’yi savunmak istedi,albay eliyle susturdu ve Ali’nin kucağındaki çocuğa baktıktan sonra; -Demek senin de oğlun var.Onu bizim büyütmemizi ister misin ? -Albayın öfkesinin yatıştığını zanneden Henry bir an sevindi ama Ali’nin cevabıyla yine korktu; -Zalim olarak yaşamasındansa,mazlum olarak ölmesi iyidir. Daha sözü yeni bitmişti ki,albay hızla tabancasını çekti çocuğa ateş eti.Henry ve Ali’nin çığlıkları biribirine karıştı. Fakat Ali’nin çığlığı uzun sürmedi, albay tek kurşunla onu susturdu. Albay’ın önüne geçmek için atılan ama yetişemeyen Henry acı içinde inleyerek cesetlerin yanına çöktü. Albay ona bakarak; -Şimdiye kadar alışmalıydın.Yarın bunlardan yüzlerce daha öldüreceğiz, öbür gün belki binlerce. İsrailli eğitmenlerin söylediğini unutma; “Bunlara silahınızı doğrultun ve insan olduklarını aklınızdan geçirmeyin.Sadece ateş edin, yoksa onlar sizi öldürür.” Henry zorlukla konuştu; -Saçmalık. İki masumu öldürdünüz. Biz askeriz.Görevimiz de öldürmek. Öldüreceğiz, ve dönünce unutacağız. Henry, çocuğun kanlı saçlarını okşadı. -Unutabilecek miyiz? Çocukları sevebilecek miyiz? Saçlarını okşayabilecek miyiz? Unutmak lazım azizim, unutmak yaşamak için unutmak elimizdeki kanları yıkamak ve çiçek sulamak.... Yeni doğan gün bizim Sustu tüm çığlıklar Masumlar öldü, zalimler yaşayacak Unutmak lazım azizim, unutmak Henry, şaşkın bakışlara aldırmadan silahını çekti; -Anladım ki, artık unutmak da mümkün değil, yaşamak da.... Bir silah sesi çınladı, Henry’nin eli çocuğun saçlarından yavaşça yere kaydı... *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** *** |
|||
|